2 Ara 2011

»In dubio pro reo«


Şahadet ederim ki, yeryüzünden başka vatan, insanlıktan başka millet yoktur. İnsanlığın selamı üzerinizde olsun – Aydınlanmanın özgürlükçü, insancıl, rasyonel ve seküler sürecinde hukukun üstünlüğünün burjuva demokrasilerinin temel direği olduğunu, hukukun üstünlüğünün sağlanmaması durumunda »demokrasiden« bahsedilemeyeceğinin değiştirilemez bir kural hâline geldiğini arada sırada anımsamak gerekiyor.
Zanlının suçu kanıtlanana kadar »suçsuz« olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Bu nedenle Avrupalı hukukçular (avukatı, savcısı, hakimi) »in dubio pro reo«, yani şüphe durumunda zanlıdan yana karar vermek kuralına sadıktırlar. Ancak bu kural sadece hukukçular için değil, toplum için de geçerlidir.
Çağdaş hukukun temeli adalettir. Bunu sağlayacak en önemli kurum da »kuvvetler ayrılığıdır«. Adaletin ve kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde keyfiyet vardır, hukuk yoktur. Her ne kadar formel muhakeme süreçleri olsa da, hukuktan bahsedilemez.
Tarih egemenlerin »itisaf« yolu ile hukuku egemenliklerin devamı için »eğdiklerini« gösteren sayısız örneklerle doludur. Ama bunu yaparlarken bile, hukukun var olduğunu göstermeye özen gösterirler. Alman nasyonalsosyalizmi bile Holocaust’u »Nürnberg Irk Yasaları« adlı bir yasa ucubesi oluşturarak gerçekleştirmişti. Ama buna rağmen, gene tarihe bakarak, keyfiyet ve itisaf ile hukuku hukuk olmaktan çıkaran en kanlı, en zalim diktatörlüklerin bile ebedî olamayacaklarını söyleyebiliriz.
Diktatörlüklerin, baskıcı rejimlerin ebedîliklerini engelleyen güç ise, günün birinde toplumsal vicdanın baskın çıkması, halk kitlelerinin örgütlü muhalefetidir. Hakkaniyet duygusunun ve vicdanın olmadığı yerlerde ise, diktatörlük, hukuksuzluk ve zulüm sadece yer değiştirir. Bir örnek vermek gerekirse, Muammer el Kaddafi’nin yakalanış ve öldürülüş biçimi, zulmü uygulayan elin nasıl değiştiğini gösteren iyi bir örnektir. Kaddafi ne denli diktatör, ne denli suçlu olursa olsun, sözde ayaklanmacıların Kaddafi’yi makadına bıçak sapını sokarak iğfal etmeleri ve ardından öldürmeleri, Libya’da günün birinde demokrasi ve hukukun üstünlüğü kurulsa bile, bu olayla yüzleşmeden son derece sakat ve zayıf olacağına işarettir. Böylesi davranış ne burjuva hukuku ile, ne de İslamın, Şeriatın kuralları ile bağdaştırılabilir.
Demek istediğim, egemenler keyfiyet, itisaf ve hukuksuzluktan ne kadar sorumlu iseler, aynı şekilde davranan, hatta düşmanına yapılan haksızlığa sessiz kalan toplumlar, o denli bu suçun ortakları olurlar. Toplumun önde gelen kesimleri, örneğin aydınlar bunu yaparlarsa, o zaman sonu kan dökmeye varacak olan süreçlerin önü açılmış demektir.
Son dönemlerde, özellikle Türkiye’de »KCK Tutuklamaları« adı altında yürütülen hukuksuzlukla ilgili tartışmaları izlediğimde, müthiş bir umutsuzluğa kapıldığımı fark ettim. »Solun« veya »Kürtlerin, şiddetle aralarına mesafe koymaları gerekir«, »ama onlar da insan öldürmüşler« v.b. gibi başlayan ve tutuklanmaların meşruiyetini sorgulamak yerine, isteyerek veya istemeyerek bu meşruiyetsizliği meşrulaştırmaya yarayan yaklaşımları, »çok kötü günlerin« habercisi olarak algılamaya başladım.
Diyelim ki Büşra Hoca veya Ragıp Zarakolu olsun, tutuklananların hepsi »şiddetten« yana ve şiddetin uygulanmasını savunuyorlar. Yani egemen söylemde hepsi birer »terörist«. Peki »teröristin« de hakkı yok mu? »Yok, bunları sallandırmalı« diyorsanız, söyleyecek bir söz kalmaz. Ama hukukun üstünlüğü, demokrasi v.b. gibi lafları ağzınıza alıyorsanız, o zaman bir »teröristin« dahi adil yargılanma, savunma hakkını sonuna kadar kullanma ve suçu muhakeme sürecinde kanıtlanana kadar suçsuz olduğunu, yani »in dubio pro reo« kuralını kabul etmek durumundasınız.
Bu kuralı kabul ettiğinizde ise, »teröriste« dahi yapılan her haksızlığa, en ufak hukuksuzluğa karşı çıkmak vazifenizdir. Tabii, »Türkiye bir hukuk devleti« diyorsanız, Nuray Mert’in dediği gibi size acil şifalar dilerim. Ancak içinizde en ufak bir şüphe varsa hukuksuzluğa dair, o zaman »amaları«, »fakatları« bir yana bırakmalı, vazifenizi yerine getirmelisiniz.
Peki, vazifenizi yerine getirmezseniz? Şöyle yanıtlayayım: sadece yaşamanın bir değeri yok, aslolan doğru yaşamaktır. Doğru yaşamak, her daim dik durmaktır - »ipin, kurşunun rağmına!«. Doğru yaşayabilmenizi temenni ederim.